Türk un sanayisinin küresel arenadaki gücünü “fiyat”tan “performans ve markaya” taşımayı hedefleyen Özmen Un, CEO Oğuz Özmen liderliğinde büyük bir dönüşüm içerisinde. Türkiye’nin ilk TURQUALITY tescilli un markası olma başarısını, teknolojik yatırımlar ve kurumsal disiplinle birleştiren Özmen Un’un, yerelden küresele uzanan stratejik yol haritasını ve 2030 hedeflerini konuştuğumuz bu röportaj; sektörün sadece büyümesi değil, “doğru büyümesi” adına önemli ipuçları taşıyor.
Oğuz Özmen
CEO
Özmen Un
Türkiye un ihracatında dünya liderliğini sürdürürken, sektör artık “hacim”den “itibar ve değere” uzanan kritik bir eşikte duruyor. Bu tarihi eşikte, dördüncü kuşak temsilcisi Oğuz Özmen liderliğinde önemli bir dönüşüm başlatan Özmen Un, un sektöründe TURQUALITY programına kabul edilen ilk ve tek marka olarak sektörel bir devrime imza attı. Geleneksel zanaatkârlığı, Endüstri 4.0 tabanlı “karanlık değirmen” konsepti ve uçtan uca dijital izlenebilirlik ile buluşturan bu vizyoner yaklaşım; üretimi tecrübe, veri ve otomasyon üçgenine taşıyarak un sanayisinde küresel rekabetin kurallarını yeniden yazıyor.
Genç CEO Oğuz Özmen ile gerçekleştirdiğimiz bu özel söyleşide; üretimi sadece bir süreç değil, bir “güven vaadi” olarak gören markanın, 2030 yılına uzanan stratejik yol haritasını mercek altına aldık. “Hacim ile itibar arasındaki mesafeyi kapatmayı” temel hedef olarak belirleyen Özmen, markalaşmayı bir savunma hattı değil, bir hücum hattı olarak konumlandırıyor. Sektör paydaşları için de önemli mesajlar içeren bu röportajda, “Mesele sadece büyümek değil; doğru büyümek” diyen bir yönetim anlayışının, Türk ununu global premium segmentte nasıl birer çözüm ortağına dönüştürdüğüne tanıklık edeceksiniz.
Sayın Özmen, öncelikle röportaj talebimizi kabul ettiğiniz için sizlere çok teşekkür ederiz. Dördüncü kuşak temsilcisi olarak direksiyonuna geçtiğiniz Özmen Un’u, un sektöründe TURQUALITY’ye kabul edilen ilk ve tek marka konumuna taşıdınız. Genç bir CEO olarak bu tarihi eşiği nasıl tanımlıyorsunuz?
Ben bu eşiği bir “kupadan” çok, bir “yol ayrımı” gibi görüyorum. Çünkü un; dışarıdan bakınca basit bir ürün gibi durur ama aslında güven, disiplin ve istikrarın sınandığı bir alandır. TURQUALITY’ye kabul edilmek, bizim için “iyi üretmek”ten öteye geçip “doğru, planlı ve sürdürülebilir büyümek” iddiasının görünür hale gelmesi demek.
Genç bir CEO vurgusu da kıymetli; fakat burada yaş değil, yaklaşım önemli. Bizim yaklaşımımız uzun süredir net: kurumsal yapıyı güçlendirmek, süreçleri standardize etmek, teknolojiyi üretimin merkezine koymak ve markayı uluslararası ölçekte rekabetçi seviyeye taşımak.
TURQUALITY sürecini sadece bir prestij göstergesi olarak mı görüyorsunuz, yoksa Özmen Un’un uzun vadeli kurumsal ve küresel dönüşüm stratejisinin bir parçası mı?
Prestij tarafı var; bunu inkâr etmek doğru olmaz. Ama TURQUALITY’nin asıl değeri, prestijden önce “sistem” istemesinde. Strateji, disiplin ve sürdürülebilirlik gerektiren bir çerçeve. Biz zaten yol haritamızı bu üç kelimenin etrafında kurmaya çalışıyorduk; program, bunu hızlandıran ve standardize eden bir kaldıraç gibi.

TURQUALITY’ye hazırlık sürecinde kurumsal yönetim, süreç standardizasyonu, marka konumlandırması ve sürdürülebilirlik alanlarında hangi somut dönüşümleri gerçekleştirdiniz? Bu süreç şirket içinde nasıl bir değişim yarattı?
Dışarıdan bakınca TURQUALITY “kabul” anıyla görünür oluyor. İçeride ise asıl iş, yıllardır adım adım yürüyen bir dönüşüm. Somut tarafını dört başlıkta özetleyebilirim:
Birincisi süreç standardizasyonu: üretimde kaliteyi tesadüfe bırakmamak, her partide aynı sonucu almak…
İkincisi teknolojiyi merkeze almak: “karanlık değirmen” yaklaşımı ve dijital kalite kontrol kültürü bu yaklaşımın üretim tarafındaki karşılığı…
Üçüncüsü izlenebilirlik ve süreklilik: lisanslı depoculuk ve sözleşmeli tarım altyapısı, markanın güven vaadini destekleyen omurga.
Dördüncüsü marka konumlandırması: “sadece un satan” değil, profesyonellere çözüm geliştiren bir marka olmak.
Şirket içindeki değişim ise en çok şurada hissediliyor: herkes “neden yapıyoruz?” sorusunun cevabını daha net görüyor. Bu da motivasyonu “anlık hedef”ten “uzun vadeli standart”a taşıyor.
“TEKNİK AKIL İLE SAHADAKİ USTALIĞI YAN YANA KOYUYORUZ”
Teknoloji odaklı bu büyük dönüşümün merkezinde insan nerede duruyor?
Dönüşümün odağında teknoloji var gibi görünse de bizim dünyamızda asıl merkez her zaman ‘insan’dır. Biz, teknolojiyi insanın yerine koymak için değil; aksine ‘zanaatkârlığı desteklemek’ için bir araç olarak kullanıyoruz. Kurmaya çalıştığımız bu modelde; teknik aklı, sahadaki kadim ustalıkla yan yana getiriyoruz. Ustanın ihtiyacını, hamurun karakterini ve ürünün performansını ancak insan hassasiyetiyle anlayabiliriz. Bu yüzden ekiplerimizin sahayla olan bağını güçlendirerek, dijitalleşmeyi ustalarımızın maharetini daha yukarı taşıyacak bir kaldıraç olarak görüyoruz.

Türkiye dünya un ihracatında lider ancak markalaşma tarafı halen gelişim aşamasında. TURQUALITY’nin sektörde markalı ve katma değerli ihracat modeline geçişte bir kırılma noktası olacağını düşünüyor musunuz?
Türkiye’nin un ihracatındaki liderliği çok kıymetli; yıllardır bu başarıyı sürdürüyoruz. Ama bugün küresel rekabet “ton” üzerinden değil, “değer” üzerinden sertleşiyor. Yeni oyuncular yükseliyor; pazar payları değişiyor. Bu tabloda markalaşma, savunma hattı değil; hücum hattı.
TURQUALITY bu anlamda bir kırılma noktası olabilir; çünkü program, markayı yalnızca logo/ambalaj olarak değil, üretimden pazarlamaya, satış sonrası süreçlere kadar uçtan uca bir yönetim sistemi olarak ele alıyor. Sektör bu sisteme ne kadar yaklaşırsa, “hacim” ile “itibar” arasındaki mesafeyi o kadar kapatır.
TÜRK UNUNU PREMİUM SEGMENTTE KONUMLANDIRMAK
TURQUALITY’nin Özmen Un’un ihracat stratejisine nasıl bir katkı sağlamasını bekliyorsunuz? Yeni pazarlara giriş, marka konumlandırması ve premium segmentte büyüme hedefleriniz var mı?
İhracatta iki katman var: birincisi “pazara girmek”, ikincisi “pazarda kalmak ve değer oluşturmak”. TURQUALITY’nin katkısını ben ikinci katmanda daha kritik görüyorum.
Biz hâlihazırda ürünlerimizin birçok ülkede kullanıldığını, özellikle Avrupa ve Orta Doğu’daki global markaların tercihini gördüğümüzü ifade ediyoruz. Bu gücü “premium” tarafa taşımak; yani ürünü yalnızca fiyatla değil performansla, izlenebilirlikle, teknik servis yaklaşımıyla konumlandırmak istiyoruz. Bir de markalı ürün tarafında raf hedefleri gibi daha net iddialar gündemde.
Türkiye’nin ilk Endüstri 4.0 tabanlı “karanlık değirmen” konseptini hayata geçirdiniz. Bu yatırımın arkasındaki vizyon neydi ve bu model size kalite, verimlilik ve global rekabet açısından nasıl bir avantaj sağladı?
Vizyon şuydu: un üretimini, tecrübe + veri + otomasyon üçgenine taşımak. “Karanlık değirmen” dediğimiz yaklaşım, aslında kaliteyi insanın ruh haline bırakmamak demek; ölçülebilir, izlenebilir, tekrarlanabilir bir üretim standardı kurmak demek.
Bunun kalite tarafındaki karşılığı; süreklilik. Verimlilik tarafındaki karşılığı; kaybı azaltmak, planlamayı güçlendirmek. Rekabet tarafındaki karşılığı ise şu: dünya artık “aynı ürünü daha ucuza” değil, “daha güvenilir ve daha tutarlı” üreteni ayırıyor. Bu yatırımı da tam bu nedenle stratejik görüyorum.
Otomasyon konuşulunca “insan” geri plana düşüyor gibi algılanabiliyor. Ekip tarafında resim nasıl?
Tam tersine: doğru otomasyon, doğru insan kaynağını daha değerli hale getirir. Bizim tarafımızda mühendislik kapasitesi ve ürün çeşitliliği birlikte büyüyor; örneğin etkinlik içeriklerimizde 30 mühendisle 50 çeşit un üretiminden bahsettiğimiz bir dönem var. Bu; insanın devreden çıktığını değil, daha nitelikli bir rol aldığını gösteriyor.

Lisanslı depoculuk, tam izlenebilirlik ve dijital kalite kontrol sistemleri gibi alanlarda da öncüsünüz. Özmen Un’un teknolojik altyapısı markalaşma stratejinizin neresinde konumlanıyor?
Markalaşmayı ben hep “güven vaadi” olarak okurum. Güven vaadi ise teknolojiyle somutlaşır: izlenebilirlik, standardizasyon, gıda güvenliği, süreklilik…
Lisanslı depoculuk tarafında kapasite ve süreklilik vurgusu önemli; bu, sadece stoklamak değil, doğru zamanda doğru buğdayı doğru ürünle eşleştirmek demek. Üretimde tam otomasyon ve dijital kontrol de bunun devamı.
Gıda güvenliği tarafında ise BRCGS gibi uluslararası çerçeveler sektörde yaygın kabul gören standartlar. Bizim iletişimimizde de “gıda güvenliği” vurgusu güçlü; çünkü marka, en çok kriz anında sınanıyor.
Genç bir CEO olarak geleneksel değirmencilik kültürü ile modern kurumsal yönetim anlayışını nasıl dengeliyorsunuz?
Dengeyi “ya o, ya bu” gibi değil; “ikisi birden” gibi kuruyorum. Gelenek dediğimiz şeyin içinde sahayı okuma, ürünü tanıma, ustayı anlama var. Modern yönetim dediğimiz şeyin içinde de veriyi okuma, riski yönetme, standardı sürdürme var.
Benim için doğru model şu: teknoloji zanaatkârın elini güçlendirsin; onun işini kolaylaştırsın ve sonucu daha tutarlı kılsın. Zaten “zanaatkârlıkları destekleyen” unlar üretme hedefimizi de bu yüzden özellikle vurguluyoruz.

GÜÇLÜ BİR MİRASIN GELECEK TASARIMI: ÖZMEN UN 2030 VİZYONU
Un sektörünün duayen isimlerinden ve uzun yıllar TUSAF Başkanlığı yapmış ve sektöre birçok ilkleri kazandırmış sayın Erhan Özmen beyin oğlu olarak büyüdünüz. Bu güçlü sektörel miras, liderlik anlayışınızı nasıl şekillendirdi?
Böyle bir miras, iki şeyi aynı anda getiriyor: ciddi bir sorumluluk ve ciddi bir referans çıtası. Babamın TUSAF’ta uzun yıllar başkanlık yapmış olması, sektörün “büyük resmi”ne dair disiplinli düşünmeyi öğretiyor. Bu da benim liderlik anlayışımda “günü kurtarmak” yerine “sistemi kurmak” refleksini güçlendiriyor.
Bir de şunu ekleyeyim: aile şirketlerinde en zor sınavlardan biri, geleneği korurken yeniliği inşa etmek. Bizim evde bu tartışma hep “ürüne saygı” üzerinden yapıldı; ben de bugün aynı dili kurumsal tarafa taşımaya çalışıyorum.
Önümüzdeki 5–10 yıllık perspektifte Özmen Un’u nasıl bir konumda görüyorsunuz? Yeni yatırımlar, yeni pazarlar ya da yeni ürün segmentleri gündeminizde mi?
5–10 yıl dediğimizde, ben üç hedef görüyorum:
Bir: Daha fazla ülkede daha güçlü marka konumu. Sektörde “40 ülkeye ihracat; 2030’a kadar 75 ülkeye açılma ve en az 10 ülkede markalı ürünlerle raflara girme” gibi iddialar konuşuluyor; bu tür hedefler, ölçek kadar marka yönetimi de gerektiriyor.
İki: Ürün segmentini genişletmek. “Kuruma özel unlar”, profesyonel mutfak çözümleri ve unlu mamuller tarafında entegre yapılar; aslında aynı stratejinin devamı: katma değeri üründe ve bilgide üretmek.
Üç: Ar-Ge’yi daha sistematik hale getirmek. Biz üniversitelerle akademik iş birlikleri ve güçlü Ar-Ge ekibi vurgusu yapıyoruz; bunu uluslararası ölçekte daha görünür kılmak istiyoruz.

Türk un sanayisi sizce artık “hacim lideri” olmaktan çıkıp “marka lideri” olabilir mi? Bunun için sektörün hangi alanlarda dönüşmesi gerekiyor?
Olabilir; hatta olmak zorunda. Çünkü rekabet sertleşiyor. Rusya ve Mısır gibi oyuncuların hızlı yükselişinden; ithalatçı ülkelerin kendi değirmen kapasitelerini artırıp un ithalatını azaltmasına kadar birçok dinamik var. Bu ortamda “hacim” tek başına yetmiyor.
Marka liderliği için dönüşüm de bence üç eksende:
Bir: standardizasyon ve izlenebilirlik marka güveni buradan doğuyor.
İki: ürün geliştirme her pazara aynı unu satmak yerine, pazara/pataya/ustaya göre doğru performansı sunmak.
Üç: kurumsallık kriz dönemlerinde bile aynı kaliteyi, aynı teslimatı, aynı iletişim disiplinini sürdürmek. TURQUALITY gibi programlar bu üç ekseni aynı anda masaya yatırdığı için kıymetli.
TURQUALITY süreciyle birlikte Özmen Un için bir sonraki büyük hedef nedir?
Bir sonraki hedef, TURQUALITY’yi “alındı-bitti” diye değil, “sürdürüldü-geliştirildi” diye yazdırmak. Programın ruhu zaten bu: markayı bir kampanya değil, bir yönetim sistemi olarak ele almak.
Bizim özelimizde bu; daha fazla pazarda daha net bir konum, daha güçlü marka algısı ve daha yüksek katma değerli ürün portföyü anlamına geliyor. Kısacası: mesele sadece büyümek değil; doğru büyümek.

Son olarak, BBM Dergisi okuyucularına özellikle un sanayicilerine nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Un sanayisi Türkiye’nin dünyaya açılan güçlü alanlarından biri; bunu korumak için “rekabeti fiyatla sınırlamayan” bir zihniyete ihtiyacımız var. Standardizasyon, izlenebilirlik, Ar-Ge ve marka yönetimi artık lüks değil; pazarda kalmanın şartı.
Bir de küçük ama önemli bir hatırlatma: İşin merkezinde hâlâ buğday var tarımı, tohumu, ustayı ve tüketiciyi aynı anda düşünmeden sürdürülebilir bir başarı gelmiyor. “Tahıl geleceğin yeşil altını” derken kastımız tam da bu.